Hz. Peygamber Efendimizin Hayatı
Resulullah (s.a.v), Fil yılı Rabi’ul Evvel ayının on yedisinde
(M.570’de) Cuma günü şafak vakti Mekke şehrinde dünyaya geldi.
(1) Resulullah (s.a.v)’in değerli babası, Abdullah bin Abdulmuttalip
bin Haşim bin Abdumenaf’dır. Değerli annesi ise Veheb bin
Abdumenaf’in kızı Amine’dir. Görüldüğü gibi her iki şahsiyetin
akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.
Hz. Peygamber’in mübarek ismini İlahi emir gereği Muhammed, (2)
künyesini ise Ebu’l Kasım (3) koyuyorlar.
İmam Bakır (a.s) buyurmuşlardır ki, Hz. Peygamber doğumunun
yedinci günü Hz. Ebu Talib, Hazretin dünyaya teşrifinden dolayı bir
kurban keser ve akrabalarını misafirliğe davet ederek şöyle der: "Bu
Ahmed’in akikasıdır.” Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed
koydun?” diye sorduklarında, ise Ebu Talib; “Yer ve gök ehlinin
övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.” der.(4) İşte
bundan dolayı Hz. Emir-ul Mü’minin Ali (a.s), Hz. Resulullah
(s.a.v)’ın iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.
(5)
Peygamber (s.a.v) henüz daha dünyaya gelmeden babasını
kaybetti; (6) dünyaya geldikten sonra da onu süt emmesi için
Halime-i Sadiyye’ye emanet ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre,
Halime Hazreti kucağına alır almaz döşü sütle doldu; öyle ki,
Peygamber ve Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu da o sütten
doydular.(7)
Peygamber (s.a.v) üç yaşına kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle
süt annesi Halime’nin yanında kaldı, daha sonra Mekke şehrine
getirilerek annesine teslim edildi.
Peygamber (s.a.v) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı Ümmi
Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye giderler. Bir ay
Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte, Ebva denen yere
(Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat
eder ve orada defnedilir. Ümmi Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye
getirir ve ceddi Abdulmuttalib’e teslim eder. Böylece Abdulmuttelib
Hazretin sorumluluğunu üstlenmiş olur.(8) Ama iki yıl sonra
Abdulmuttalib de dünyadan göçer.(9) Onun vasiyeti gereğince de,
Hz. Ebu Talib kardeşi oğlu Hz. Muhammed (s.a.v)’ın sorumluğunu
üstlenir.(10)
İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre, Ebu Talib Hz. Peygamber ile öyle
ilgileniyordu ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu
kendi yanında yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.
(11)
Hz. Resulullah (s.a.v) on iki yaşında iken (12) Ebu Talib’le birlikte
Şam’a yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta Buheyra isminde bir rahiple
karşılaşırlar. Buheyra, Hıristiyan alimlerinin en bilginlerindendi. Hz.
Peygamber’i görür görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi
olduğunu hemen anlar ve Ebu Talib’e dönüp şöyle der: “Önceki
semavi kitaplarda bu gencin peygamberliğiyle ilgili haber vardır.(13)
Hz. Resulullah (s.a.v), erginlik çağına kadar Hz. Ebu Talib’in evinde
kalılar ve ahlak, yiğitlik, halkla geçinmek ve emanete riayet etmek
bakımından öyle bir yüce ahlak ve erdemlilik sergilerler ki halk ona
“Emin” lakabını takarlar.(14)
Hz. Resulullah (s.a.v) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fodul”
antlaşmasına katılmıştır. Bu antlaşma, Beni Haşim, Beni Zühre ve
Beni Temim arasında yapılan insani değerleri önemseyen bir
anlaşma idi. Bu antlaşma gereğince mazlumların hakları zorbalardan
alınacak ve gereken yardımlar onlardan esirgenmeyecekti.(15)
Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı. Hz. Hatice erkekler
vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah,ın doğru konuşan ve
emin biri olduğunu öğrenince, Hazrete, kölesi Meysere ile birlikte
ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve diğer tacirlerden daha fazla
pay almasını önerdi. Hz. Resulullah (s.a.v) Hatice’nin bu önerisini
kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola çıktılar. O memlekette
mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye döndüler. Mekke’de
de oradan getirdikleri malları satıp öncekilere oranla iki kat veya
daha fazla kar elde ettiler. Üstelik Meysere de yol boyunca
Resulullah’dan gördüğü hareket ve davranışları Hatice’ye anlattı.
Bunun üzerine, Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir mesaj
gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızda akrabalık bağı olduğundan
kavmin arasında yüce şeref ve nesebe sahip bulunduğundan,
güvenilir, iyi huylu ve doğru konuşan olduğundan dolayı seninle
evlenmeye gönüllüyüm.”
Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o
zamanlar nesep açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da
bütün kadınların en üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu,
ama o hiç kimseyi kabul etmiyordu.(16)
Resulullah (s.a.v) Hz. Hatice’nin bu evlenme teklifini kabul ederek
amcalarını onu istemeye gönderir ve böylece bu mübarek vuslat
gerçekleşmiş olur .(17)
Resulullah (s.a.v) evlendiği zaman yirmi beş yaşında idiler. (18)
İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre, Hz. Hatice de
yirmi sekiz yaşında idi.(19)
Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden ikisi erkek,
dördü kız olmak üzere toplam altı çocuğu olmuştur. Erkeklerin
isimleri: Kasım ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmi Gülüsüm,
Rukayye, Zeynep ve Fatıma’dır.(20)
Hatice-i Kübra (a.s) Resulullah (s.a.v) ile ortak yaşantısında çok
fedakarlıklar yapmıştır. O, bütün mal ve servetini aziz eşinin
ihtiyarına bırakmış ve bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman
etmiştir. Resulullah (s.a.v) onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, insanlar kafir olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip
ettiğinde o beni tasdik etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi
malıyla bana yardımda bulundu.”(21)
Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına girdiği
dönemdir. Zira Hazret bu yaşta Receb’in 27. günü (M. 610)
peygamberliğe seçilmiştir.(22) O zamandan itibaren üç yıl boyunca
halkı gizlice İslam’a davet etmiştir. (23) Hz. Resulullah’a ilk iman
eden Emir-ul Mü’minin Hz. Ali olmuştur. (24) Ondan sonra da Hz.
Hatice iman etmiştir.
Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.v), halkı açıkça İslam’a davet
etmeye mamur kılındı. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını
misafirliğe davet edip onlara şöyle buyurdu:
“Allah Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim
beni tasdik edip, bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki
kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.” (25)
Teberi’nin yazdığına göre, bu toplantıda Hz. Ali, Peygamber’e
yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs oldu. Peygamber (s.a.v) de
oradakilere şöyle buyurdu:
“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve
halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.” (26)
Resulullah (s.a.v) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halkın
da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz
onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç, hepsi Hazretle düşman
olmaya başladılar. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in
amcası olan Hz. Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu
yalnız bırakmayacağına dair yemin etti.(27) Gerçekten öyle de
yaptı. Hz. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe Kureyş, Hz.
Peygamber’i fazla incitemedi.
Kureyş büyükleri, Hz. Ebu Talib’in varlığıyla Hz. Peygamber’i tam
baskı altına alamadıklarını görünce, yeni Müslüman olanları eziyet
ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v), Müslümanların
Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşi’ye
hicret etmeleri için izin verdi.
Bi’setin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.v)’i
öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v)’i
kendilerine teslim etmedikçe, Beni Haşim’le muamele yapmayacak
ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma
imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfaya yazıp Ka’be’nin duvarına
astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.v) ile
“Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar.
Üç yıl sonra Allah Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı
hariç, karıncaların yediğini haber verdi. Hz. Ebu Talib bu haberi
Kureyşlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru
çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz”
dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın
“Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce, kendi
antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu
olay neticesinde Mekke halkından bir çok kimseler İslamiyet’i kabul
ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’bi Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.(28)
Peygamber (s.a.v) bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan
Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti, (29) bu iki büyük şahsiyetin
ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün
Yılı” koydu.(30)
İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Resulullah (s.a.v), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık
Mekke’de kalması güçleşmişti... Allah Teala bundan dolayı Hz.
Peygamberin, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip
Medine’ye doğru hareket etmesini emretti”(31)
Hz. Ebu Talib dünyadan göçtükten sonra Kureyşin peygambere
eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun
canına kıymak istediler. (32)
Mekke müşrikleri, bi’setin on üçüncü yılı “Dar’un Nedve” denilen bir
yerde toplanıp Hz. Peygamberi öldürme kararı aldılar. Bu karara
göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Hazrete
saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti. (33)
Hz. Peygamber (s.a.v), İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve
geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul-
Mü’minin Hz. Ali de Peygamber (s.a.v)’in canını korumak için O’nun
yatağında yattı. (34)
Peygamber (s.a.v), Rabi-ul Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı
ve aynı ayın on ikinci günü Medine’nin yakınlarında olan “Kuba”
denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi. (35)
Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz.
Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .
Hz. Peygamber’in hicreti ardından Mekke Müslümanları da yavaş-
yavaş Medine’ye hicret etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v),
Muhacir ve Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını
güçlendirmek için onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.
Peygamber (s.a.v), bu teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum
oluşturmuş ve Muhacirlere yardım için de uygun bir zemin
hazırlamıştı.
Bu küçük İslam toplumunun kuruluşundan daha on dokuz ay
geçmemişken Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ateşi
tutuştu. İlk önemli savaş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud,
Handek, Hayber,Tebuk vb....savaşlar da vuku buldu.
Peygamber (s.a.v)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin
katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise
kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “Seriyye”
deniliyor. Gazvelerin sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane
olduğunu söylemişlerdir. (36) Bunca savaş, dokuz yıldan az bir
zamanda vuku bulmuştur.
Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında azamet
ve güçlerinin aşikar olmasına ve bir çok Arap kabilelerinin Hz.
Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.
Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye antlaşması idi. Hz.
Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında Mekke
müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nispi bir emniyet
ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın
yayılmasına ortam hazırladı.
Peygamber (s.a.v), hicretin yedinci yılında İslam’ın geniş bir şekilde
yayılmasını sağlamak için bir çok mektuplar yazmış ve bu mektupları
İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame, Bahreyn vb. ülkelerin kıralı ve
padişahlarına göndererek kendi mesajını onlara iletmiştir. (37)
Hazret bu mektuplarda onları İslam’a davet ediyordu. Bu vesileyle
Hz. Peygamber’in cihanı risaleti dünyanın her tarafına bildirilmiş ve
böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de ulaşma imkanını
bulmuştur.
Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri Peygamber
tarafından fethedildi. (38) Resulullah (s.a.v) ordusuyla birlikte
savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının
hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz altmış putu oradan
temizledi (39) ve sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyye tekebbürünü ve atalarla
övünmeyi sizin aranızdan temizledi. Bilin ki siz Adem’densiniz, Adem
de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en iyi kulları O’ndan korkan ve günah
işlemeyendir.” (40)
Resulullah (s.a.v), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra
Medine’ye doğru hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun
İslam ülkelerine saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını
öğrendi. Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum
ordusuna karşı koymak için Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini
emretti, kendisi de ordunun komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir
mesafeyi kat ettikten sonra, Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında
Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama
Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz. Peygamber’in
komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden haberdar
olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan
aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.
Resulullah (s.a.v) düşman tehlikesinin olmadığını görünce, ordunun
Medine’ye dönmesini emretti. “Tebuk” ismiyle meşhur olan bu
gazve, Hz. Peygamber’in en son gazvesi sayılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hicaz topraklarındaki en fazla
muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o yılın
hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi. (41) Bu önemli
mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali (a.s)
vasıtasıyla düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını
belirlemeleri için dört ay mühlet verildi. Bu beraatın ilanı neticesinde
çeşitli kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar.
Hepsi Hz. Peygamber’in huzuruna gelip İslam’ı kabul ettiklerini veya
İslam’ın sığınağında yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını
ilan ettiler.
O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla
“Amm’ul- Vefud” (elçiler yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta
tapma adet ve geleneği Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhit
dini yerleşmiştir.
Resulullah (s.a.v), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için
Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi
duyunca, hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için
yolculuğa hazırlandılar. Resulullah (s.a.v) Zilkade ayının sonuna dört
gün kala Medine’den ayrıldı, Zilhacce’nin dördüncü günü ise
Mekke’ye vardı. (42) Hac amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla
birlikte o şehirden ayrıldı ve Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi
bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde, Hz.
Peygamber tarafından kervanın durdurulması emredildi. Hazret
namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum kenarında bir hutbe okudu
sonra Hz. Ali’nin elinden tutarak yüksek bir sesle şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır. Allahım,
ona yardım edene sen de yardım et, onu yalnız bırakını sen de yalnız
koy...” (43)
Bu vakıa, Zilhacce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz.
Peygamber’in halife tayin etme işi bir kaç defa çeşitli yerlerde
tekrarlanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.v) Haccet’ul- Veda yolculuğundan sonra,
ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin on birinci yılı Sefer
ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp ebedi yurda göç etti.
(44)
Peygamber (s.a.v)’in Hatice’den altı çocuğu vardı, onların isimlerini
daha önce zikrettik. Mariye’den de İbrahim isminde bir oğlu vardı.
Hazretin, Fatıma (a.s) hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde
vefat ettiler. (45) Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam
etti.
HZ. PEYGAMBER’LE İLGİLİ KISSALAR
1- İki Meleğin Haline Gülüyorum
Bir gün Resulullah (s.a.v) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam
Hazretin gülmesinin sebebini sorunca, Resulullah (s.a.v) şöyle
buyurdular: “Evet göğe bakıyordum, iki meleğin hali beni güldürdü,
onlar kendi yerinde ibadetle meşgul olan mü’min bir kulun gece
gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne
indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında
bulamayınca, göğe çıkıp, Hak Teala’ya şöyle arz ettiler: “Ey
Rabbimiz! Biz o mü’min kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi
onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hastalık
yatağına düşmüştü.”
Allah Teala, o meleklerin cevabında şöyle buyurdu: “O mü’min kul,
hastalık yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu
zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın.
Hastalık yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin
mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim.” (46)
2- Sırayı Riayet Edin
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bir gün Hz. Resulullah (s.a.v)
ayaklarının üzerine yorgan örtmüş ve istirahata çekilmişti. Bu arada
Hasan su istedi. Resullullah (s.a.v) hemen yerinden fırladı ve
devemizden bir kaba biraz süt sağıp onu Hasan’a (a.s) verdi. Bunu
gören Hüseyin (a.s) yerinden fırlayıp sütü almak istedi. Ama
Resulullah (s.a.v) ona mani olup sütü Hasan’a verdi. Bu arada
durumu seyretmekte olan Fatime: “Ya Resulellah! Güya Hasan’ı
daha çok seviyorsun” dedi. Resulullah cevaben buyurdular ki: “Hayır
öyle değildir. Benim Hasan’ı savunmamın sebebi, öncelik onun hakk
ı olduğu içindir. Çünkü O, daha önce su istemişti, sırayı riayet etmek
gerekir. Yoksa kıyamet günü ben, sen, bu ikisi ve şu yerde yatan
(Ali) hepimiz bir mekanda olacağız” buyurdu. (47)
3- Rahmetmeyene Rahmolunmaz
Ebu Hureyre dedi ki: Resulullah (s.a.v)’ın huzurunda bulunuyorduk.
Bu arada Hazret durmadan henüz küçük yaşta olan Hasan ve
Hüseyin’i öpüyordu. Hazret’in bu hareketini gören Uyeyne: “Ya
Resulullah (s.a.v), benim on çocuğum vardır. Ben şimdiye kadar
onların hiçbirini asla öpmemişim” dedi. Hazret bu sözü duyunca çok
sinirlendi, öyle ki çehresinin rengi değişti ve: “ Kim rahmetmezse,
ona rahmolunmaz; eğer Allah rahmeti kelbinden almışsa, benim
sana yapacak bir şeyim yoktur; kim, küçüklerimize rahmetmez,
büyüklerimizi de saymazsa, o bizden değildir” (48) buyurdu.
4- Resulullah (s.a.v)’ın Ağlaması
Resulullah (s.a.v) Ümmi Seleme’nin evinde bulunduğu bir gece yarısı
uykudan kalkıp evin karanlık bir köşesinde dua ve ağlamakla (Allah’a
yalvarıp yakarmakla) meşgul oldu. Ümmi Seleme, Resulullah
(s.a.v)’ı yatağında görmeyince, kalkıp onu aramaya koyuldu. Bir de
baktı ki Resulullah (s.a.v), evin karanlık bir köşesinde durup ellerini
göğe kaldırmış, ağlayarak Allah’a şöyle yalvarıp yakarıyor:
“Allah’ım! Bağışladığın nimetleri benden esirgeme. Beni,
düşmanların gülmüş vesilesi kılma, kıskançları bana musallat etme.
Allah’ım!Beni kurtardığın kötülük ve çirkinliklere geri çevirme.
Allah’ım! Beni hiçbir zaman ve hiçbir an kendi başıma bırakma;
kendin beni her şeyden ve her afetten koru.”
Ümmi Seleme Resulullah (s.a.v)’in bu durumunu görünce, ağlayarak
kendi yerine döner. Resulullah (s.a.v) Ümmi Seleme’nin ağlama
sesini duyunca, ona doğru gidip ağlamasının sebebini sorur.
Ümmi Seleme:
“Ya Resulellah! Senin ağlaman beni ağlattı. Sen neden ağlıyorsun?
Siz Allah katında olan onca büyük makam ve yakınlığınıza ve Allah’ın
geçmiş ve gelecek bütün kusurlarınızı affetmesine rağmen Allah’tan
böyle korkuyor, sizi düşmanların gülüş vesilesi kılmamasını,
kurtardığı kötülük ve çirkinliklere geri çevirmemesini, bir an bile
kendi başınıza bırakmamasını istiyorsunuz, o halde vay bizim
halimize!” der.
Resulullah (s.a.v) onun cevabında:
“Nasıl korkmayayım, nasıl ağlamayayım, nasıl kendi akıbetimden
endişelenmeyeyim, nasıl kendi makam ve mevkime güveneyim!
Oysaki Allah Teala, Hz. Yunus’u bir an kendi haline bıraktı ve onun
başına, gelmemesi gereken şeyler geldi!”buyurur.(49)
5- Allah Beni Zulmetmek İçin Göndermemiştir
Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir Yahudi'nin
Resulullah (s.a.v)'den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazret'ten o parayı
istedi. Resulullah (s.a.v); "Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek
bir param yoktur." buyurdu. Yahudi; "Ey Muhammed! Paramı
vermedikçe senden ayrılmayacağım!" dedi. Resulullah (s.a.v)
cevaben; "Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!"
buyurdular.
Resulullah (s.a.v) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam,
yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.v)'in
ashabı o Yahudi'yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.v)
onlara bakıp şöyle buyurdu: "Onunla ne işiniz vardır?" Ashap: "Ey
Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!" Resulullah (s.a.v) onların
cevabında; "Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm
yapmak için mebus etmemiştir." buyurdular.
Gün yükseldiğinde o Yahudi adam şöyle dedi: "Allah'tan başka bir
ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna
şehadet ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah'a
andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki
vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat'taki vasfını
okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: "Abdullah oğlu Muhammed
Mekke'de dünyaya gelecektir, Teybe'ye (Medine'ye) hicret
edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz
ağzına almaz." Ben Allah'tan başka bir ilahın olmadığına, senin de
O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah
nerede emretmişse, onu orada harca." (50)
6- Âmanın Yanında Hicabı Korumak!
Ümmi Seleme şöyle diyor:
Peygamber (s.a.v)’in huzurunda idik. Meymune isminde olan
hanımlarından birisi de orada idi. Bu esnada âma (kör) olan İbn-i
Ümmi Mektum Resulullah’ın huzuruna geldi. Resulullah (s.a.v) bana
ve Meymune’ye: “İbn-i Ümmî Mektum’un karşısında hicabınızı
(kendinizi) koruyun.” buyurdu.
“Ya Resulullah! O âma değil midir, hicaplı olmamızın ne anlamı
vardır?” dediğimizde de şöyle buyurdular:
“Siz de mi körsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?”(51)
7- Kötü Ahlak Kabir Azabına Sebep Olur
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Sa’d bin Muaz’ın ölüm haberini Resulullah (s.a.v)’e verdiklerinde,
Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah’ın emri
ile Sa’d’a gusül verdiler. Gusül işlemi bitinceye kadar Hazret kapı
önünde ayakta bekledi. Gusül, henut ve kefenleme işleminden sonra
onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.
Cenazeyi teşyi ederken Hz. Resulullah (s.a.v) ayak yalın ve abasız
olarak hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun
sağ bazen de sol tarafını tutuyordu. Hz. Resulullah (s.a.v)’in bizzat
kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer
şeylerin getirilmesini emretti. Bizzat kendisi iyice cenazenin üzerini
kapatıyor ve: “Ben onun yakında çürüyeceğini biliyorum; ama Allah,
kulu bir iş yaptığında onu sağlam yapmasını sever” buyuruyordu.
Daha sonra mübarek elleriyle onun üzerine toprak döküp, güzelce
mezarını düzlediler.
Bu esnada Sa’d’ın annesi kabrin kenarına gelerek: “Ey Sa’d ! Cennet
sana kutlu olsun” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle
buyurdular ki: “Ey Sa’d’ın annesi !Sus! Allah’dan taraf bu kadar kesin
ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa’d kabir azabına duçar olmuştur ve
bundan dolayı eziyet görmektedir.”
Daha sonra Hazret orada bulunanlarla birlikte mezarlığı terkedip,
geri döndüler. Bu arada halk Hazrete: “Ya Resulellah ! Sa’d için
yaptığın işleri, şimdiye kadar hiç kimseye yaptığını görmedik. Ayak
yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen
de sol tarafından tutuyordunuz !” dediler.
Hz. Resulullah (s.a.v) onlara:
“Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum”
cevabını verdi. Halk: “Bazen tabutun sağından, bazen de solundan
tutuyordunuz” dediler. Hazret: “elim Cebrail’in elinde olduğundan
dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa, ben de o tarafından
tutuyordum” buyurdu.
Halk bu sözleri duyunca:
“Ya Resulellah ! Sa’dın cenazesine gusül verilmesini emrettiniz,
bizzat kendiniz ona namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre
bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, bütün bunlara rağmen,
yine de: “Kabir Sa’d’ı sıktı” buyurdunuz.
Hz. Resulullah (s.a.v) cevaben: “Evet, kabir azabına duçar oldu.
Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi”
buyurdular. (52)
8- Bereketli On iki Dirhem
Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.v) tarafından bir gömlek
almak için pazara gitmekle görevlendirilir. Hz. Ali (a.s) pazara gidip
on iki dirheme bir gömlek alarak eve döner. Bu arada Hz. Resulullah
(s.a.v) ile Hz. Ali (a.s) arasında şöyle bir diyalog geçer:
Hz. Resulullah (s.a.v “Bu gömleği kaça aldın?”
Hz. Ali: “On iki dirheme.”
Hz. Resulullah (s.a.v “Bu gömleği pek sevmedim, bundan daha
ucuzunu istiyorum. Acaba satıcı bunu geri almaya hazır olur mu?”
Hz. Ali (a.s) diyor; bunun üzerine, gömleği alıp çarşıya döndüm, Hz.
Peygamber’in isteğini satıcıya ilettim, satıcı da kabul etti. Parayı alıp
Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanına döndüm. Bir gömlek almak için Hz.
Resulullah (s.a.v) ile birlikte pazara doğru hareket ettik. Yolun
yarısında Hz. Resulullah (s.a.v)’ın gözü, ağlayan bir cariyeye ilişti.
Hz. Resulullah (s.a.v) onun yanına gidip; “Neden ağlıyorsun?” diye
sordu. Cariye: “Ev sahibi bana dört dirhem verdi, bir şeyler almak
için beni çarşıya gönderdi. Fakat ben parayı nasıl kaybettiğimi
bilemiyorum, şimdi eve dönmekten korkuyorum” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) on iki dirhemden dört dirhemi cariyeye verdi
ve; “İstediğin şeyleri al ve eve dön” buyurdular.
Hz. Resulullah (s.a.v) da Allah’a şükredip pazara doğru hareket etti;
pazardan dört dirheme bir gömlek alıp giydi, Allah’a hamdederek
eve doğru yola koyuldu. Bu arada yol üzerinde bir çıplağı görünce,
gömleğini çıkarıp ona verdi ve tekrar çarşıya geri döndü, geriye
kalan dört dirheme bir gömlek alıp giydi ve eve doğru hareket etti.
Yolun yarısında yine aynı cariyeyi üzüntülü ve şaşkın bir halde
gördü. Bunun üzerine; “Neden evinize gitmedin?” diye sordu.
Cariye: “Ya Resulellah ! Gecikmişim, beni dövmelerinden
korkuyorum” dedi.
Resulullah: “Gel birlikte gidelim, evinizi bana göster ben suçundan
geçmeleri için aracı olurum” buyurdu.
Hz. Resulullah (s.a.v) o cariye ile birlikte yola koyuldu. Evlerine
yetiştiklerinde cariye; “İşte bu bizim evdir” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) kapının arkasından yüksek bir sesle; “Ey ev
sahibi! Selam’un- aleykum” diye seslendi; ama bir cevap gelmedi.
Hazret ikinci kez selam verdi, yine bir cevap duyulmadı. Üçüncü kez
bir daha selam verdiğinde, “Aleyke’s- selam ya Resulellah ve
rahmetullahi ve berekatuh” diye cevap verdiler.
Hz. Resulullah (s.a.v “Neden ilk ve ikinci defada cevap vermediniz?
Acaba benim sesimi duymadınız mı?” buyurdular.
Ev Sahibi: “Hayır, ilk defasında duyduk, senin olduğunu bile anladık”
dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v “ Öyleyse neden geç cevap verdiniz?”
Ev sahibi: “Senin sesini bir kaç defa duymak istedik.”
Hz. Resulullah (s.a.v “Sizin bu cariyeniz gecikmiştir, onu muahaza
etmemeniz (cezalandırmamanız) için size rica etmekten ötürü
buraya geldim.”
Ev sahibi: “Ya Resulullah! Sizin mübarek ayağınızın hürmetine bu
cariye artık şimdiden azattır (hürdür).”
Daha sonra Hz. Resulullah (s.a.v) kendi kendisine: “Allah’a şükür, ne
de bereketli on iki dirhemdi! İki çıplağı örttü, bir köleyi de azat etti”
buyurdular.(53)
9- Ya Resulellah! Bana Tavsiye Et!
Hz. Ali (a.s) şöyle diyor:
Bir şahıs Resulullah (s.a.v)’in huzuruna gelerek Hazretin kendisine
tavsiye etmesini istedi. Hz. Resulullah (s.a.v) ona şöyle tavsiye
ettiler:
“Benim sana tavsiyem şudur ki; parçalansan, ateşe atılıp yakılsan
bile, Allah’a şirk koşma.
Annene ve babana eziyet etme; eğer dünyadan göçmeni bile
emretseler öyle yap.
İhtiyacından fazla kalan malını dini kardeşinin ihtiyarına bırak.
Müslüman kardeşinle karşılaştığında açık yüzlü ol.
Halka ihanet etme.
Gördüğün her Müslümana selam ver.
İnsanları İslam’a davet et.
Bil ki, her sorunu çözmenin (sıkıntısı olanın sıkıntısını gidermenin),
Hz. Yakub’un oğullarından bir köleyi azat etmek kadar sevabı vardır.
Bil ki, şarap ve her sarhoş edici şey de haramdır.”(54)
10- Yetimler İçin Ağlamak
Uhud savaşında İslam savaşçılarından çoğu şahadete erişti, Hz.
Hamza da o savaşta şehit düştü, hatta Hz. Peygamber (s.a.v)’in
şehit olduğu bile şâyi oldu.
Savaş sona erdikten sonra, Medine kadınları Uhud’a doğru hareket
edip Peygamber (s.a.v)’in istikbaline koştular; herkes kendi
şehitlerini bırakıp Hz. Peygamber’i sorup arıyorlardı.
Bu arada Cehş’in kızı Zeynep Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaştı ve
aralarında şöyle bir diyalog geçti:
Hz. Peygamber- “Sabırlı ve tahammülü ol!”
Zeynep- “Ne için?”
Hz. Peygamber- “Kardeşin Abdullah’ın şahadetinden dolayı.”
Zeynep- “Şahadet onun için kutlu ve mübarek olsun!”
Hz. Peygamber- “Sabret!”
Zeynep- “Ne için?”
Hz. Peygamber- “Dayın Hamza’nın şahadetinden dolayı.”
Zeynep- “Bizim hepimiz Allah’tanız ve hepimiz O’na döneceğiz,
şahadet makamı ona mübarek olsun!”
Hz. Resulullah (s.a.v) biraz durduktan sonra Zeyneb’e dönerek şöyle buyurdu:
- “Sabırlı ol!”
Zeynep – “Şimdi ne için?”
Hz. Resulullah - “Eşin Mus’ab bin Umeyr’in şahadetinden dolayı.”
Zeynep bu sözü duyunca, can yakıcı bir şekilde yüksek bir sesle
ağlayıp sızlamaya başladı. Bunu gören Hz. Resulullah: “Hiçbir kimse,
kocanın karısının kalbinde olan yerini alamaz” buyurdu.
Bu arada Zeynep; “Neden kocan için böyle ağlıyorsun?” diyenlere şu
cevabı verirdi: “Ağlamam kocam için değildir. Çünkü o Peygamber
(s.a.v)’in yanında şahadet makamına erişmiştir. Beni ağlatan
çocuklarımın öksüz kalışıdır” (55)
11- Dostlarla Müdara
Ebu Hureyre şöyle diyor:
Hz. Resulullah (s.a.v) (bir gün) oturdukları halde birden dişleri
görülür bir şekilde güldüler. Gülmesinin sebebini sorduğumuzda
şöyle buyurdular:
“Ümmetimden iki kişi gelip Allah Teala’nın huzurunda duracaklar;
onlardan biri diyecek ki: “Allah’ım ! benim hakkımı ondan al!” Allah
Teala buyuracak ki: “Kardeşinin hakkını ver !” Borçlu adam arz
edecek ki: “Allah’ım ! Benim iyi amellerimden bir şey kalmamıştır
(ona verecek dünyevi bir malım da yoktur).” Hak sahibi de diyecek
ki: “Ey Rabbim! Öyleyse benim günahlarımdan yüklensin!”
Sonra Hz. Resulullah (s.a.v)’in mübarek gözlerinden yaşlar
boşanarak şöyle buyurdular:
“O gün (kıyamet günü) öyle bir gündür ki insanlar, günahlarının
başka bir kimseye yüklenmesine ihtiyaç duyarlar. Allah Teala hakkını
isteyen kimseye şöyle buyurur: “Gözlerini çevir, cennete doğru bir
bak, ne görüyorsun?” O zaman başını kaldırıp güzel nimetleri
görünce hayretle; “Allah’ım ! Bunlar kimin içindir?” diyecektir.
Allah Teala- “O hakkın değerini bana veren kimse içindir.”
Hak sahibi – “O hakkın değerini kim sana ödeyebilir?”
Allah Teala - “Sen.”
Hak sahibi – “Ben nasıl ödeyebilirim?”
Allah Teala - “Ondan geçmenle (hakkını bağışlamanla).”
Hak sahibi – “Allah’ım ! Ondan geçtim.”
Daha sonra Allah Teala buyuracak ki: “Dini kardeşinin elini tut,
birlikte cennete gidin !”
Bu esnada Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: “Takvalı olun, birbirinizin
arasını bulun!” (56)
12- Çaba Veya Zengin Olmak Yolu
Ashaptan birinin durumu çok bozulmuştu. Bu arada karısı ona;
“Resulullah (s.a.v)’ın yanına varıp bir şey istesen” dedi. Bunun
üzerine o adam bir şey istemek için Hz. Peygamber’in yanına gitti.
Hazretin yanına vardığında Hz. Resulullah (s.a.v) onu görür görmez
şöyle buyurdular:
“Kim bizden bir şey isterse veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya
çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar.”
Adamcağız Hz. Resulullah (s.a.v)’ın bu sözünü duyunca, kendisinden
başkasının kastedilmediğini anlar ve bir şey istemeden
huzurlarından ayrılır; evine gelip durumu karısına anlatır; ama
ihtiyaç onu zorlar ve ikinci kez Hz. Resulullah’ın huzuruna varır; fakat
Hazret’in yine aynı şeyi buyurduğunu görür ve bu olay üç defa
tekrarlanır.
Bunun üzerine komşusundan bir balta emanet alıp çöle çıkar, bir
miktar odun toplayıp pazara getirir ve odunlarını bir buçuk kilo
arpaya satar; elde ettiği arpayı ekmek yaparak ailesiyle birlikte
yerler. Ertesi sabah daha fazla odun getirir ve yılmadan bu işine
devam eder; ilk önce bir balta satın alır; daha sonra elde ettiği
kazançtan iki genç deve ve bir köle alır; böylece durumu düzelip
zenginleşir. Daha sonra Hz. Resulullah’ın yanına giderek başından
geçen macerayı Hazrete anlatır. Hz. Resulullah (s.a.v) onun sözünü
dinledikten sonra ona:
“Demedim mi kim, bizden bir şey isterse ona veririz, kim de
ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar?!” buyururlar.
(57)
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Ağzı olan değil BEYNİ olan konuşsun..
Kopyala tarzımı..Yapıştır hayatına..
|